Tefsir-i Eş’ar / poetika

Adnan FARUK (Kıbrıs, 2023)

“Girizgâh”

Her insan bir dünyadır. Beşikten mezara kadar her türlü zahirî ve batınî etkilerle adım adım inşa ettiğimiz bir dünya. Ama bu öyle bir dünya ki, onu meydana getirirken yapılacak en önemli şey, hem kendi hayatımıza hem de insanların hayatına ve dış dünyaya açılan bir pencere yerleştirmektir. Bu pencere kimilerinde pencere demeye bin şahit isteyecek daracık bir açıklık; kimilerinde kocaman ve şeffaf, hayatı olduğu gibi gösteren ya da kişinin özgürce algılamasına yarayan bir pencere; kimilerindeyse hayatı sadece kendi rengiyle gösteren tek taraflı ve yanlı bir projektördür.


Her birimiz bu pencereden bakarak hayatı algılayıp anlamlandırıyoruz. Penceremizin niteliğine göre ondan sızan bilgilerle her şeyi yorumluyor, dış dünyaya bu girdilerle açılıyor ve kendimizi bu algı çerçevesinde ifade ediyoruz.


Tabii, herkesin kendini ifade ederken tercih ettiği farklı yollar ve metotlar mevcuttur. Bunları burada sıralamaya kalksak yazının amacını izah etmeye satır kalmaz. Herkes kendine has bir yol tercih eder. Biz şairler içinse bu yol, bu pencere şiirdir. Tıpkı Goethe’ nin dediği gibi, “Camları resimlenmiş pencerelerdir şiir.”


Ama öyle bir resim ki bu, hayattan aldığı her bir ayrıntının şeffaflığını imge dünyamızın renkleriyle harmanlayıp içimizde gürül gürül çağlayan duygulara katan ve nihayetinde dilimizin güç yetiremediği kelimelerle mısralara dökmemizi sağlayan eşsiz bir filtredir. Şahsi anlamdaki sınırsızlığının yanında başka insanların da pencerelerinden hayatı görmemize imkan tanıyan zengin bir hazine.


İşte böylesine özgür, böylesine hudutsuz olması ve sanatsal ifade gücünde barındırdığı potansiyel, şiire ve sanata dair bu yazıyı kaleme almam için bana aradığım kuvveti bahşetti.


Tefsir-i Eş’ar isimli bu yazı projemin muhtevası, adından da anlaşılacağı üzere şiirlerin tefsiri olacaktır. Yani bugüne kadar yazdığım ve gelecekte yazacağım şiirlerin, sanata olan bakış açımla beraber izahını yapacağım bir poetika niteliğindedir.


Tabii, bir şiir eleştirmeni olmadığımı belirtmek isterim. Şiirimi ve sanatımı, edebiyat çerçevesinde bir konuma yerleştirmek benim yapabileceğim bir iş değildir. Son tahlilde, bunu eleştirmenler ve akademik camiada bulunan insanlar yapabilirler. Bununla birlikte, bu eserin asıl maksadı, evvela okurlarımızın huzurunda dışarıdan bir gözle bakıp kendi şiirimle yeniden yüzleşmek, bu gayenin ışığıyla aydınlanan yolumda eserlerimi tefsir edip sanat anlayışımı kağıt ve kalemin özgürleştirici dünyasında bütün içtenliğimle paylaşmaktır.


Fakat böyle bir yazıya niyet etmenin verdiği mesuliyet hissini zikretmeden geçmek istemiyorum. Eseri kaleme almaya başladığım bugünlerde yirmi dört yaşımın içerisindeyim. Başlamadan önce yazım için fikir olması açısından daha önce okumuş olduğum bir deneme kitabına tekrar dönüp baktım. Bu kitap, benim çok sevdiğim ve burada da zaman zaman anacağım bir şairin, rahmeti Adil Erdem Bayazıt’ ın Kelimenin Dirilişi ¹ adlı eseridir.


Kıymetli şair, kitabında hayatına tesir etmiş önemli şahsiyetlerden ve onların sanat anlayışından bahsederken kendi fikirlerine de yer veriyor. Her sayfası çok önemli ancak benim dikkatimi en çok çeken kısım, Necip Fazıl Kısakürek’ i anlattığı bölümdü. Orada rahmetli Kısakürek’ in yazın hayatında yirmi beş yılı geride bıraktıktan sonra bir poetika yazmaya karar verdiğini ve bundaki esas maksadının dünya görüşü çerçevesinde şiirlerinin olgusunu değil sebebini izah etmek olduğunu, zira şiiri en iyi şekilde ancak şiirin kendisinin izah edebileceğini yazmıştı².


Olaya bu açıdan bakıldığında Türk edebiyatının üstadlarından olan Necip Fazıl Kısakürek’ in yirmi beş yıllık bir süre sonra poetika yazmaya karar vermesi yahut edebiyatımızın diğer birçok önemli isminin sanat hayatında bir hayli mürekkep akıttıktan sonra sanat fikirlerini kaleme almaları, bu eseri yazma hususunda beni fazlasıyla tereddüde düşürdü.


Yani şu ana değin yaşamış olduğum ömür miktarınca bir zaman sonra yazmaya karar vermenin yanında benim birkaç yıllık deneyimimin ardından böyle bir işe kalkışmam, ilk etapta gözüme saygısızlık ve acelecilik gibi gözüktü. Edebiyat üstadları bu kadar hızlı davranmamışken benim bu denli acele ediyor olmam onlara karşı bir edepsizlik olur mu, sorusu defalarca aklımda yankılandı durdu. Ama üzerine düşünüp bazı yazar ve şair arkadaşlarımla bu hususu paylaştıktan sonra şu sonuca vardım:


Edebî ustaların poetika ve sanat yazılarını bize nazaran daha geç kaleme almalarını kasıtlı olarak yapmamış olmaları mümkün bir durumdur. Yani o zamana kadar bunu bir ihtiyaç olarak hissetmemiş olabilirler. Dolayısıyla bu tarz bir eseri kaleme almak için belli bir sürenin geçmiş olmasının şart olduğunu iddia etmenin son derece şahsi bir düşünce olacağı kanaatindeyim.


Bu noktada zihnimi berraklaştırdıktan sonra yaptığım işin faydalı noktalarına odaklanmaya başladım. Öncelikle kendi adıma bu çalışmayı inşa ediyor olmanın kendi edebiyat hayatımdaki kişisel gelişimimi takip edebilmek için güzel bir ölçüt olacağına inanıyorum. Örneğin, Allah ömür verirse kırk yıl sonra tekrar dönüp baktığımda ne yönde ilerleme kaydettiğimi ve düşüncelerimin nasıl değiştiğini görme imkanına sahip olacağım. Öte taraftan da yazın hayatına bizler gibi genç yaşta adım atmaya karar verenler için ilham verici bir eser olmasını temenni ediyorum. Çünkü bizler yazma serüveninde sonu olmayan bir yolculukta yer alıyoruz. Burada mükemmel olmak diye bir şey yok. Mükemmel olma yolunda ömür boyu ilerlenen uzun bir yolculuk var. Bu açıdan bakınca edebiyat tarihimizin hiçbir ismi mükemmel değildi.³ Hepsi sanat hayatlarının başından sonuna kadar mükemmeli yakalamak için edebiyat bayrağını hep daha ileriye taşıdılar. Eğer ömürleri yetseydi eminim daha da ileri taşırlardı.


İşte bu noktada bayrağı devralıp gelecek nesillere taşıma sırası bizlerde. Yazmaktaki esas amacımız bu bayrağı taşıyarak edebiyatımıza katkıda bulunmak, bu vesileyle toplumumuzun ve tüm insanlığın gönüllerine hitap ederek evrensel bir bütünlük oluşturmaktır. Yegane arzumuz ise bu hususta olağanca gayretimizi sarfedip muvaffak olmaktır.


Buraya kadar eserin maksadı ve oluşturulma fikrini izah ettikten sonra ana konumuz olan şiir ve sanata dair birtakım fikirlerden bahsetmek istiyorum ancak bunun üzerine daha esaslı bir düşüncemiz olabilmesi için kendi edebiyat hayatıma kısaca yer vermekte fayda görüyorum.


Yazın hayatına girişim, on beş yaşında lise birinci sınıf öğrencisiyken şiirle olmuştu. İşin enteresan tarafı, içime doğan bir ilhamla değil de bir arkadaşımın beni “kim daha güzel şiir yazacak” iddiasına sürüklemesiyle bu işe girişmiş olmamdı. İddiayı kabul etmemle birlikte on beş yaşımda “Unutma” ismindeki ilk şiirimi kaleme aldım:


Bir gün ufka baktığın zaman
Gör, hayat ile ölüm arasındaki çizgiyi.
Unutma, hiçbir zaman ahirete irtihali
Hak Teâlâ yazmış ki kaderimizi
Ne seninki bir an gecikir ne de benimki.


On beş yaşıma kıyasla şu an heybemde daha fazla şiir kültürü taşıyan biri olarak kendimi takdir etmek istiyorum. İlk olarak bu medeni cesareti gösterdiğim için. İkinci olarak da o zamanlarda vezne dair herhangi bir fikrim olmamasına rağmen serbest ölçüde bir bent yazmış olduğum için. (Çünkü bir insanın şiirle ilgisi olmadığında genel olarak şiir deyince aklına dörtlük nazım birimiyle yazılmış şiirler geliyor.)


Kelimelerin irademiz vasıtasıyla şiir içinde kazandıkları muazzam ifade gücü, beni fazlasıyla etkilemişti. Gerçi kelimeler mi bizim irademize tâbi yoksa biz mi onların iradesine tabiyiz, bu üzerine düşünülmesi gereken bir konu. Normal cümle dizilimlerinin aksine, şiir içinde oluşan ahenk ve bütünlük ile meydana gelen, şiire ve şaire mahsus o dilin derinliği, tesir gücü ve her dimağda ayrı tatlar bırakma potansiyeli benim gibi ketum bir genç için paha biçilmez bir vasıtaydı. O günden sonra içime dert olan, kolaylıkla ifade edemediğim mevzularla alakalı şiirler yazmaya başladım. O zamanlarda geçmişteki değerlerimizle fazlasıyla ilgili bir genç oluşum, şiirime de yansıyordu. Divan edebiyatına ve Osmanlı Türkçesi’ ne pek meraklıydım. Her ne kadar aruz yerine hece ölçüsü kullansam da divanî kelimelerle ağdalı bir dili olan şiirler yazmaya çalışıyordum. Hatta lisedeki edebiyat hocam sevgili Derya Çetin, bana bu merakım sebebiyle bir divan sözlüğü hediye etmişti. Aklıma bir şiir fikri, bir mısra geldiğinde bu sözlüğü açıp kelimelerin divandaki karşılıklarını bulur ve daha süslü olduğunu düşündüğüm şiirler yazardım:



Günbed-i devvar kalb olmuştu bir geceye
Korku yoktu o asakir-i şahaneye.

Cehr û cefa ile gelmişti mel’un gafiller
Lakin mihr û vefaydı asakir-i şahaneye.


Çanakkale şehitleri anısına yazdığım “Asakir-i Şahane” isimli şiirden örnek iki beyit. Tabii, ne kadar amatörce değil mi? Divan edebiyatı ile halk edebiyatı arasına sıkışmış ve bazen ölçüyü bile tutturamayan ama son derece samimi şiir denemeleri…


Bundan utanmıyorum. Aksine, bu amatörlüğe rağmen gayret etme cesaretimle gurur duyuyorum. Çünkü yeteneğimin olmadığını düşünmeme rağmen duygularımı kağıt toprağına ekip kelimelerle besleyerek bir şiir yeşertme çabası, yetenekten daha kıymetlidir. Bu işin yetenek içeren bir kısmının olduğu muhakkak. Ama bu şiirlere baktığınızda gencecik bir delikanlının sesini duyurma, varolma çabasını görüyorsunuz. Buluğ çağında sürekli değişen ve kendini tanımaya çalışan bir insanın kendini ifade etmek için gayret etmesi, bunun için farklı bir yol bulması dikkate değer bir durum bana göre. O yüzden etrafınızda kötü şiir (!) yazdığını düşündüğünüz genç şair arkadaşlarınızı “sen şair değilsin” diyerek yaralamamanızı rica ediyorum.


Enteresan bir şekilde oluşan bu karma şiir diliyle çeşitli konularda şiirler yazdım: İstanbul’a, ecdadımıza, naz ve niyaz olarak Allah’a ve pek tabii gönül işlerine…


Hangimiz lisede aşık olmadık ki?


Üstelik bu durumun şiirde derinleşmeye başladığım bir zamana denk gelmesi benim için çok güzel bir tevafuktu. Bununla birlikte o zamanlardaki muhafazakar yaşantım vesilesiyle dini içerikli şiirleri de fazlasıyla kaleme alıyordum. Sürekli Allah’tan affını isteyen ve aczini dile getiren bir tavır hakimdi bu şiirlere. Bu sebeple her şiirimin altına affımı talep etmek mahiyetinde bir rumuz olarak “AF” yazıyordum. Sonradan farkettim ki, bunu bir mahlasa çevirebilirim. “Adnan Faruk” ismini bu şekilde oluşturdum. Esas adım, Ömer Faruk Aslan. Ancak divan şairleri gibi mahlas kullanmak hoşuma gidiyor, beni daha çok motive ediyordu. Fakat daha derine indiğimde mahlas kullanma hayalim ilkokul yıllarıma dayanıyor. Hem ilkokulda hem de şimdi rol modelim olan sevgili Türkçe hocam İdris Eren’in yazdığı bir kitapta müstear ad kullandığını görmüştüm ve bundan çok etkilenmiştim. Aklıma kazınan bu fikirle birlikte Adnan Faruk mahlasını kullanmaya başladım. Bundan sonra da bu adı bırakmadım ve meydana getirdiğim her eserimin altına bu isimle imza atmaya devam ediyorum.


İşte, özetle izah etmeye çalıştığım gibi edebiyat hayatımın başlangıcı böyle oldu ve bu hal üzere üç yıl boyunca şiir yazarak gönlümün muradını kağıtlarla paylaştım; kalbimin şifasını kelimelerde aradım. Sonra bir dönem edebiyat ve şiirle aramıza mesafe girdi. Beş yıl gibi uzun bir süre. Bu zamanı hayatımın “mekanikleşme” safhası olarak adlandırıyorum.


Edebiyatla yeniden kucaklaştığımda ise üniversite dördüncü sınıf öğrencisiydim. Bir sevda üzerine hikaye yazarak kalemim yeniden canlanmıştı. Şimdi bakınca biraz ilginç geliyor bu durum. Çünkü sadece şiire ilgi duyup hiç hikaye yazmamışken edebî duygularımın yeniden uyanışına bir hikaye öncülük etmişti. Bu hikayeden kısa bir süre sonra da Beyaz Mürekkep ekibindeki kıymetli yazar ve şair arkadaşlarımla tanıştım ve hep beraber gittikçe derinleşen bir yazın hayatına adım attık. Onlarla bu edebî dostluğun nasıl kurulduğunu “Beş Kalem Bir Mürekkep” isimli anı yazısında kaleme aldığımdan burada tekrar zikretmeye hacet görmüyorum.

Bu yazıyı okumadıysanız bu link üzerinden okuyabilirsiniz.


Edebî kimliğimin oluşumunu izah ettikten sonra son olarak şiire ve sanata değinmek istiyorum. Zira eserin asıl konusu bu. Bu eserin bir poetika olması sebebiyle şiirin ne olduğunu tanımlamak, beklenen bir durum olabilir. Ancak ben “Şiir nedir?” sorusuna yanıt bulmayı yahut şiire bir tanım yapmayı sanat anlayışımla bağdaştıramıyorum. Çünkü şiiri tanımlamayı onu çerçevelendirmeyle, dar kalıplar içinde sınırlandırmayla eş değer görüyorum. Bunun nedeni ise şiirin bir sanat dalı olmasından kaynaklanıyor.


İçimizde devinen duyguları telkin etmeye yarayan sanat, her sanatkarın ifade şeklindeki farklılığa bağlı olarak özgün ve serbest olmayı arzu ettiğinden sanatı belli bir kalıba koymak, onun özgürleştirici gücüne ket vurmaktır. Bu açıdan bakıldığında şiiri de tanımlamalarla sıkıştırmayı hiç münasip bulmuyorum.


Ancak şiirin yahut sanatın; insanda ne gibi hisler ve dimağlarda ne tür tatlar bıraktığını izah etmek, insan ve toplum açısından fayda ve fonksiyonlarını gözler önüne koymak gayet makul bir durumdur. Sanat dünyasında olan ve olmayan herkesin şiir anlayışına katkı sağlayabilecek etkili bir metottur. Ya da bir şairin kendi şiir anlayışını, şiirini inşa ederken nasıl bir dünya içerisine girdiğini, şiir dilini oluştururken nelere dikkat ettiğini ifade etmesi edebiyat dünyası itibariyle son derece mühimdir. Çünkü herkesin özgünlüğüne ve diline göre çeşitlenen şiir biçimleri, şiir kültürümüze büyük bir zenginlik sunar. Bu sayede geçmişten ve birbirimizden beslenerek yepyeni ve bereketi bol bir şiir alemine keşifler yapabiliriz. Aksi halde kendi ideolojisiyle “şiir budur, şu değildir” gibi keskin ve katı tanımlamalara gitmenin küstahça bir tavır olduğu kanaatindeyim. Zira hangi cüret şiire gem vurabilir ki?


İşte dizginlenemez ve sınırlandırılamaz bir olgunun sonsuz evrenine dalıp bütünüyle bunu aktarmak hakikaten zor bir mesele. Bu zorluğun karşısında dayandığım umut kaynağım, bizlerden sonra gelecek olan insanlara, yazar ve şairlere sahip olabildiğim tüm gücümle ışık tutabilmektir. Belki okunur, belki okunmaz. Bizim için olayın püf noktası, yazmaktaki gayedir. Eğer bu niyet saf ve temizse okunmadığında da mutlu olabilir insan. Çünkü kaleminin hakkını vermiştir. Bu eseri kaleme almakla yapabileceğim -yapmam gereken- bir işi ifa etmenin sorumluluğunu yerine getiriyorum. Diğer taraftan da yazı hayatlarındaki umutsuzluğu giderecek bir şeyler arayan o genç yazar ve şairlere bir hediye bırakıyorum. Çünkü şiir dünyasına girmek isteyen gencecik bir yüreğin yaşayabileceği umutsuzluk ve rehbersizlik hissini anlamaya herkesin nezaket duygusu yetmez. Bizlerin de yaşadığı bir yığın tedirginliği ve yalpalamayı görüp bunu olağan karşılayarak kaleme sıkıca sarılma cesareti gösterebilsinler diye bu satırları diziyorum.


“Sanat, toplum içindir.” ve “Sanat, sanat içindir.” anlayışlarını meczederek ruhumda çağlayan duyguları imge dünyamın diliyle ifade edip gücümün yettiğince edebiyat dünyamıza katkıda bulunmak, bu alandaki en büyük hedefimdir. Bu amaçla buluştuğumuz bu eserde, yazdığım şiirlerimi tefsir edip şiir dünyam ile kendi gerçekliğimin harmonisini okuyucularla paylaşmak, benim için büyük bir gurur kaynağıdır.
O halde haydi gelin, hep birlikte gönlümüzü şiirlendirelim, şenlendirelim.

Not: Bu poetika, yazı dizisi olarak yayınlanacaktır. Her yazıda bir şiirin incelemesine yer verilecektir. Şiir tefsirlerinin olduğu gelecek bölümler için takipte kalın.


(1.11.22, Lefke/Kıbrıs)

Dipnotlar:

¹ Bayazıt, Adil Erdem. Kelimenin Dirilişi. İz yayıncılık, 2021.
² Kelimenin Dirilişi. s. 41. İz yayıncılık, 2021.
³ Burada “mükemmel değillerdi” ifadesiyle negatif bir eleştiriyi kastetmiyorum. Aksine, mükemmel olmayışları, onları mükemmel olmaya doğru amansız bir ilerlemeye ve birbirinden harika eserler vermeye zorluyordu.